ırmaktan geçişin öyküsü / sevgili

Sevgili, bir aşk öyküsü değildir. Hayatın içinde düğüm düğüm olmuş bir aşkı anlatan bir kitap için bu cümleyi yazmak elbette akıl kârı gibi görünmüyor fakat Marguerite Duras’nın hayatına baktığımız zaman öykünün aşktan çok daha başka şeyleri anlattığını rahatça anlayabiliriz. Birbirine bakan ama birbirini görmeyen, birbiriyle konuşan fakat birbirini duymayan, birlikte yaşanan fakat farkında olunmayan bir hayatın kareleri tam olarak anımsanmayan fotoğrafını betimliyor Duras.
Yaşlandıkça, yüzümüz yaralarımızın şeklini alıyor. Eksikliklerimizin, onları tamamlamak için yenileceğimizi bile bile girdiğimiz savaşların, doğacak her gün için biriktirilen umutların azar azar tükenme hikayesi var yüzlerimizde. Duras’nın yüzüne şekil veren yaraların en belirgini gençliğinde yaşadığı ve hayatının sonuna dek unutamadığı, kendinden yaşça büyük bir Çinli ile yaşadığı aşktı. On beş yaşında Uzakdoğu’da, başında bir erkek şapkası, nerden baksanız vücuduna eğreti duran kıyafetleriyle Avrupalı bir kızın var olma çabasını betimler Duras. Betimler diyorum zira yazar, hayatının bir öyküsü olmadığını, odak kavramının hayatında hiç yer etmediğini belirtir kitapta, anlatıcının gözünden gördüklerimizin tamamı, birer fotoğraf karesinin kelimelerle tanışma serüvenine döner böylece. Kardeşlerinin ve annesinin hayat karşısındaki belirsiz duruşu, hayata olan güvenini yavaş yavaş yiyip bitirir.
Ertesi sabah her şeyin değişeceği umuduyla uyuduğunuz oluyor mu hiç? Telaşın, isyanın, yok oluşun yerini dingin bir yaşamın alacağına dair umutlarınız sabah uyandığınızda her şey değişecek diye fısıldıyor mu kulağınıza? Peki ya, gözlerinizi açtığınızda her şeyin aynı olduğunu, aynı bitimsiz umutsuzluğun hayatınıza iliştiğini, aynı hiçliğin hayatınıza tutunduğunu fark ettiğinizde ‘nerde kalmıştık’ diye sorduğunuz?
Tıpkı bir oğlan çocuğu gibi giyinen Avrupalı bu küçük kız, sevgilisinin koynuna ne zaman girse, uyandığında hayatını sarıp sarmalayan hiçlikten kurtulmayı umut ediyordu, ta ki hiçliğin hayatın kendisi olduğunu anlayana kadar. Zaman zaman iyice bulanıklaşan görüntüler olayların zamanı ile ilgili bazı soru işaretleri uyandırsa da fotoğrafların geneline baktığımız zaman, yazarın kaygılarıyla ilgili kesin bir sonuca varıyoruz.
Anlatıcı, ırmağın yolunu tamamlayıp, umutsuzluğu bir elbise olarak giydiğinde, geri dönüş yolunun olmadığını ve yazabilmenin, hayatın yollarını çiğnemekten geçtiğini biliyordu artık. Belki de bu yüzden her şey bittikten, kapılar kapandıktan çok sonra, kitabın son cümlelerinde özetleniyordu hayatın kendisi.
‘’Savaştan yıllarca sonra, evlenmeden, çocuklardan, boşanmalardan sonra, kitaplardan yıllarca sonra, karısıyla Paris’e gelmişti. Ona telefon etmişti. Benim. O da sesini işitir işitmez tanımıştı. Yalnızca sesini işitmek istiyordum, demişti. Benim, merhaba, diye yanıtlamıştı o da. Gene sivinivermişti adam, eskisi gibi korkuyordu gene. Sesi titremeye başlamıştı birdenbire. Ve bu titremeyle birlikte, birdenbire, o Çinli ağzını yeniden buluvermişti. Kitaplar yazmaya başladığını biliyordu, Saygon’da anneyi görmüş, ondan öğrenmişti. Ortanca kardeş için de onun adına üzülmüştü. Sonda ne diyeceğini bilemez olmuştu. Sonra bunu söylemişti ona. Her şeyin eskiden nasılsa öyle olduğunu, onu hala sevdiğini, hiçbir zaman sevmemezlik edemeyeceğini, ölünceye dek seveceğini söylemişti.”(s.104)
Sevgili bir aşk öyküsü değildir, en sade deyişle; yalnızlığın, varoluş bunalımının ve ötekinin öyküsüdür.