Kasım 24, 2011


istanbulensis:

Ağır  ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan   yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini   değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde   siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren   ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt   attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı   yeğleyenler.  Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz  olup da bu durumu  tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına  kesinlik yerine  belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile  mantıklı bir  öğüde aldırış etmeyenler.  Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.  Ağır  ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine  yardım  edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve  sürekli  yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir  işe  koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru   sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.  Deneyelim  ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her  zaman: yaşıyor  olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir  çabayı  gerektirir.  Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.  Pablo Neruda

istanbulensis:

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.


Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.


Pablo Neruda

11 yorum
Leave Note / Reblog

Mayıs 16, 2011


kibrit kadar çocuklar tanıdım,ellerinde hep su…

kibrit kadar çocuklar tanıdım,ellerinde hep su…

Leave Note / Reblog

her şey hızla eskiyor,çürüyor,bitiyor…

her şey hızla eskiyor,çürüyor,bitiyor…

Leave Note / Reblog

Mayıs 15, 2011


ırmaktan geçişin öyküsü / sevgili

   Sevgili, bir aşk öyküsü değildir. Hayatın içinde düğüm düğüm olmuş bir aşkı anlatan bir kitap için bu cümleyi yazmak elbette akıl kârı gibi görünmüyor fakat Marguerite Duras’nın hayatına baktığımız zaman öykünün aşktan çok daha başka şeyleri anlattığını rahatça anlayabiliriz. Birbirine bakan ama birbirini görmeyen, birbiriyle konuşan fakat birbirini duymayan, birlikte yaşanan fakat farkında olunmayan bir hayatın kareleri tam olarak anımsanmayan fotoğrafını betimliyor Duras.

   Yaşlandıkça, yüzümüz yaralarımızın şeklini alıyor. Eksikliklerimizin, onları tamamlamak için yenileceğimizi bile bile girdiğimiz savaşların, doğacak her gün için biriktirilen umutların azar azar tükenme hikayesi var yüzlerimizde. Duras’nın yüzüne şekil veren yaraların en belirgini gençliğinde yaşadığı ve hayatının sonuna dek unutamadığı, kendinden yaşça büyük bir Çinli ile yaşadığı aşktı. On beş yaşında Uzakdoğu’da, başında bir erkek şapkası, nerden baksanız vücuduna eğreti duran kıyafetleriyle Avrupalı bir kızın var olma çabasını betimler Duras. Betimler diyorum zira yazar, hayatının bir öyküsü olmadığını, odak kavramının hayatında hiç yer etmediğini  belirtir kitapta, anlatıcının gözünden gördüklerimizin tamamı, birer fotoğraf karesinin kelimelerle tanışma serüvenine döner böylece. Kardeşlerinin ve annesinin hayat karşısındaki belirsiz duruşu, hayata olan güvenini yavaş yavaş yiyip bitirir.

   Ertesi sabah her şeyin değişeceği umuduyla uyuduğunuz oluyor mu hiç? Telaşın, isyanın, yok oluşun yerini dingin bir yaşamın alacağına dair umutlarınız sabah uyandığınızda her şey değişecek diye fısıldıyor mu kulağınıza? Peki ya, gözlerinizi açtığınızda her şeyin aynı olduğunu, aynı bitimsiz umutsuzluğun hayatınıza iliştiğini, aynı hiçliğin hayatınıza tutunduğunu fark ettiğinizde ‘nerde kalmıştık’ diye sorduğunuz?

    Tıpkı bir oğlan çocuğu gibi giyinen Avrupalı bu küçük kız, sevgilisinin koynuna ne zaman girse, uyandığında hayatını sarıp sarmalayan hiçlikten kurtulmayı umut ediyordu, ta ki hiçliğin hayatın kendisi olduğunu anlayana kadar. Zaman zaman iyice bulanıklaşan görüntüler olayların zamanı ile ilgili bazı soru işaretleri uyandırsa da fotoğrafların geneline baktığımız zaman, yazarın kaygılarıyla ilgili kesin bir sonuca varıyoruz.

   Anlatıcı, ırmağın yolunu tamamlayıp, umutsuzluğu bir elbise olarak giydiğinde, geri dönüş yolunun olmadığını ve yazabilmenin, hayatın yollarını çiğnemekten  geçtiğini biliyordu artık. Belki de bu yüzden her şey bittikten, kapılar kapandıktan çok sonra, kitabın son cümlelerinde özetleniyordu hayatın kendisi.

   ‘’Savaştan yıllarca sonra, evlenmeden, çocuklardan, boşanmalardan sonra, kitaplardan yıllarca sonra, karısıyla Paris’e gelmişti. Ona telefon etmişti. Benim. O da sesini işitir işitmez tanımıştı. Yalnızca sesini işitmek istiyordum, demişti. Benim, merhaba, diye yanıtlamıştı o da. Gene sivinivermişti adam, eskisi gibi korkuyordu gene. Sesi titremeye başlamıştı birdenbire. Ve bu titremeyle birlikte, birdenbire, o Çinli ağzını yeniden buluvermişti. Kitaplar yazmaya başladığını biliyordu, Saygon’da anneyi görmüş, ondan öğrenmişti. Ortanca kardeş için de onun adına üzülmüştü. Sonda ne diyeceğini bilemez olmuştu. Sonra bunu söylemişti ona. Her şeyin eskiden nasılsa öyle olduğunu, onu hala sevdiğini, hiçbir zaman sevmemezlik edemeyeceğini, ölünceye dek seveceğini söylemişti.”(s.104)

   Sevgili bir aşk öyküsü değildir, en sade deyişle;  yalnızlığın, varoluş bunalımının ve ötekinin öyküsüdür.

Leave Note / Reblog